Sunday, January 26, 2014

pff

Tuesday, September 10, 2013

Birseyler oluyor, bir umutla ayaklandik ama onumuzdeki engeller yalcin. Umut ile umutsuzlugun uzerindeki ince cizgide dalga dalga gelen herseyi parcalayan iki yuzlululuge yuzsuzluklere bencillige pislige gogus geriyoruz, yoruluyoruz, dayanamiyoruz, birakiyoruz, baska biri geliyor aliyor umudun bayragini o geciyor dalgalarin karsisina. Tekrar bir umut belki diye bekliyoruz, umut olacak birgun diye umutlaniyoruz, inanmaktan hic vazgecmiyoruz.

Inanmaktan vazgecemiyorum, cunku o idea icimde ve o olmadiginda, ona inanmaktan vazgectigimde hayatin geri kalani sacma bir oyundan farkli degil. Sacmalik, tamamen. Belki de biz tanrisizlarin, dindarlarin tanri diye boyun egdigi kul oldugu seyi, ulasmamiz gereken nokta olarak goruyoruz. Belkisi fazla mi acaba? Bu kadar kotulugun sebebi ne? Kul olmak ya da olmamak mi? Beyinler nerede ayrisiyor?

Buna sosyal olarak bak, ekonomik olarak bak, toplumsal olarak bak, dini olarak bak, kulturel olarak bak. Nasil bakarsan bak, temelinde birey yatiyor. Kendinden cikabilmis bireyler ve cikamamis bireyler. Beyinler bana gore burda ayrisiyor. Bedeninden siyrilabilmis olu yasayanlar ve yaninda hala varolandan ve olmayandan odleri koparcasina korkanlar. Benim diyecegim su ki o korkanlar cok konusmasin, biraz dinlesin ogrensin, biz onlari koruruz..

Tuesday, April 5, 2011

uyanma zamani

Turkiye'de olan biteni bir sekilde takip etmeye ve anlamaya calisiyorum. Aklim ermeye basladigindan, Turkiye'yi terkettigim ana kadar, Turkiye'yi sadece yasamistim, hic sorgulamadim, hic anlamaya calismadim. Simdi Turkiye'ye uzaktan bakan bir yetiskin olarak, artik sorguluyorum ve anlamaya calisiyorum.
Son zamanlarda belki ilgilenmeye basladigimdan midir bilmem, Turkiye'de garip bir calkalanma oluyor, ya da ben Turkiye konusunda calkalaniyorum.
Su Dokunan yanar adli kitap taslagi, benim gibi cok Turkiye gercekleri ile ilgilenmemis ama kitabin bahsettigi donemlerdeki egitim sacmaliginin tam ortasinda egitim gormus, o garip yaratiklasmayi tam olarak yasamis bir insanin kafasinda ucusan herseyi yerine yerlestirmeyi basariyor.
Komplo teorileri, soylenti, paranoyaklik, acaba ole mi ki, harbiden Allah var mi lan, Ataturkculuk, bilim, felsefe, kaos, herseyin bir aciklamasi var seklinde beynimde teenage donemimden beri ucusan garip absract olgular arasinda turkiye'de neler oldugunu anlatan insanlara pek kulak asmazdim, herkesin bir sekilde tarafli yorum yaptigini dusunup, ya herkesin fetullahci ya da ozenti anarsist oldugunu dusunurdum. Ataturkculugun bize adam gibi ogretilmedigi bu hilkat garibesi egitim duzeninde hic bir oturmus adamakilli politik yorumu olmayan, ulkenin yakin tarihi hakkinda hic bir bok bilmeyen mal bir nesil bireyi haline geldim.
Ilkokulda Ataturk diye, bize kargalari kovalayan bir cocuk anlatildi, ve geri kalan hersey ici tamamen bosaltilmis sadece ezbere dayanan kolay akilda kalsin diye madde haline getirilmis ilkeler inkilaplar vesaire.. Kimse bize bunlarin ne oldugunu adam gibi anlatmadi, ki ben tembel ve haylaz bir ogrenci degildim. Ortaokulda tarih dersi diye bize osmanli padisahlarinin ne kadar sanli oldugunu, onune geleni devirdiler, yok o tarihte buraya sefer yaptilar, yok sonra bu krali dize getirdiler diye cevirip cevirip osmanli masali anlattilar. Lisede, dunyanin ekseni neden egik diye sorup, allahin hikmeti hocam diyenin sozlusune yuz cakan cografya ogretmenleri ile yer bilimi ogrendik. Yine lisede, evrim aldatmacasi denen kitap ortalikta fink atiyor, kimse o kitabin nerden nasil geldigini bilmiyordu. Boyle yalan dolan bir egitimden sonra (bazi hocalarin hakkini yiyemem, ortaokulda ve lisede harbiden adam gibi ders anlatan matematik fizik ve kimya hocalarim oldu, belki de bu yuzden bilim insani oldum) bir sekilde universiteye girdik. Sansima, bayagi aydin bir cevrede universite egitimi alabildim, ve saglam bir dunya gorusu yaratamasam da yine de kirlenmedim, saptirilamadim.
Oyle boyle, universite master derken, yine rastgele bir sans ile doktora icin kendimi yurtdisinda buldum. Disari ciktigim andan itibaren de Turkiye'ye uzaktan bakma ve aslinda ne oldugunu anlama firsati da yakalamis oldum.
Herkes derin bir uyku icinde garip bir ruya goruyor, kabus denemez cunku insanlar ruyanin kabus oldugunun bile farkinda degil. Onu gercek zannediyorlar. Bazi insanlar uyanik, kotu seyler yapmaya calisiyor, baska insanlar da uyanik, onlar hem o kotulari durdurmaya calisirken bir yandan uyuyanlari uyandirmaya calisiyorlar. Kim kim bilmiyorum. Ama kesin bildigim birsey var, artik hepimizin uyanmasi lazim. Artik neler oluyor oldugunu cok bi bok bildigini zannettigimiz kafamizin icine sokmamiz lazim. Artik kendi gerzek yaratik bencilligimizden siyrilip, su cikarci serefsiz insanlara pabuc birakmamamiz lazim.
Bencilliginizden vazgecin, karanlikta birbirini yiyen ac kurtlar gibi davranmayi birakin, artik kendinizden vazgecin! Aydinlik sizi bekliyordu yillardir, burda olabilecegine hicbir zaman inanmadiginiz, tasavvur bile edemediginiz guzellikler var, ve bunu hepberaber paylasabiliriz. Derdiniz nedir hala?

Tuesday, August 17, 2010

sziget festivalinden notlar

Sziget festivali Budapeşte'de nehrin ortasındaki iki adadan biri olan Obudai (old buda demekmiş. bkz:wikipedia) adasında gerçekleşen bir haftalık müzik sanat kültür ortamı. 17 senedir düzenlenen bu festivalin 2010 versiyonuna ben de katılma şerefinde bulundum :) Ve hayatımdaki ilk planlı programlı ve bir gunden daha uzun süreli festival deneyimi olduğu için de, boyle uluslararası gençlik hippi müzik festivalinin de ne anlama geldiğini daha yeni anladım.
Ilk dikkatimi cezbeden durum herkesin bir çok mutlu ve neşeli oluşuydu. Sanırım bu festivalin doğası gereği olan bişi ama hollandadaki festivallerde bu sıcak neşeyi hissedebildiğimi pek söyleyemem. Belki de budapeste de hava sıcaktı bana ondan ole geldi.
İkincisi çılgın sayıda fransız vardı, ve bununla paralel bayagı ilginç soundları olan, isimlerini önceden hiç duymadığım fransız gruplar vardı, dinlediklerimin hepsini de beğendim garip bir şekilde.
Bunların yanında sayılarla konuşmak gerekirse festivalde 13 ayrı stage, her bir stagede gunde ortalama 6 grup oldugunu, ve festivalin 5 gun surdugunu düşünürsek, bu 390 ayrı performans eder, ben sadece 2 tum gün oradaydım ve toplasan 6 ayrı performansı bastan sona olmamak kaydıyla dinlemeyi başardım. Ortamda o kadar başka başka aktiviteler vardi ki, gun içinde plan yapıp bu gruptan sonra su steyce gidiyoruz diye karar verip yolda 5 ayrı yerde durup gitmemiz gereken yere hiç varamadığımız durumlar oldu. Alışveris sokakları, cılgın yemek ortamları, pole dance workshopları, bungee jumping, rope sliding, magic mirror diye garip gay videoları gösteren bir yer (dans gösterileri de olmuş diyolar ben göremedim), thai ve swedish masaj ortamları, nargile cafe, çesit cesit kokteyl (kovadan kokteyl içmek diye bir kavramla tanıştım) hazırlayan barlar, macar ve afrikan saç ördürme ortamları, vucut boyama, taş, top ve sopalarla çeşit çeşit oyunlar oynayabileceğin bir yer, disko barlar, küçük çaplı derneklerin ya da oğrenci toplulugu gibi oluşumların actığı standlar (mesela bir sepet vardı hayatının en önemli sorununu bir seyin üstüne yazıp sepete atıp kurtuluyordun), üstüne istediğini yazıp çizebileceğin panolar, ıncık cıncık birsuru şey vardi, ki ben butun festival alanını da gezmedim.
Bunların hepsinin yanında hava harikaydi. Bu yuzden herkes yarı çıplaktı. ve kalabalıklara baktığında gerçekten cok güzel bir görüntü oluşuyordu. Herkes mutlu neseli çıplak sorunsuz.. Müzik güzel şehir güzel hava güzel insanlar güzel..
Festivadeki iki günün öncesinde iki gün Budapeşte'yi gezdik. Peşt tarafı daha kalabalık sıkışık, parisin daha bir oryantal versiyonu gibi, random gizli yerlerde barları, retro gibim avlulu eski binaları, hiç anlayamadığın acayip yazılarla dolu dükkanları restoranları olan kısım. Buda tarafı ise daha ferah tepelik, eskiden kralların yaşadıgı, cok manyak tuna manzaralarına ve restore edilmis bir sürü sofistike tarihi binaya sahip kısım. Hiç durmadık sürekli gezdik, geberene kadar restoran tarihi ortamlar bar sokak dolandık, şehrin yine onda birini göremedik.
Hem gece hem gündüz vapura bindik, her ikisi de tam bir görsel şölendi. Tuna'ya bakan bütün sanatsal öneme sahip binalar (saraylar, parlemento binası, kiliseler..vb.) ve köprüler aydınlatılmış olduğundan gece ve gündüz nehirden geçmek tamamen ayrı tadlara sahip.
Budapestenın merkezinde buda tarafını pest tarafına baglayan 10'a yakın köprü var. Bunların bazıları ortadakı adaları da bağlıyor. Bunun yanında metrosu trami vapuru banliyo treni falan filan cılgın bir ulaşım çeşitliliği var. Ve sehrin ortasında teknik üniversite var..
Ağlamak istiyorum!
Sehir bitmedi, ve biz festivale gittik, ve festival daha da bi güzeldi..

Monday, April 19, 2010

Cakmak cakmak

"Kaslarimiz niye var?", diye sordu kucuk kiz annesine. Saclari gunes sarisi, gozleri bal rengiydi. Sanki, evinin etrafini cevreleyen ucsuz bucaksiz basak tarlalarinin, biz olumlulerin dunyasindaki yansimasiydi. Masumdu kucuk kiz, kirilgandi, orta anadolunun kizgin yaz gunesini sonsuz sinirsiz emmek icin basini goge kaldirmis bir basakti.
Anne gur, kara kaslarini kaldirdi, alnini kiristirdi. Dusunurken kalkan kaslari alninda derin izler birakmisti. Ova gunesinden kirisan goz kenarlari, alnindaki cizgilerle birlikte cakmak cakmak parlayan mavili elali gozlerini cevreliyordu. Tatminkar bir yanit buldugunda, nihayet yumusadi cehresi, gulumsedi dudaklari.
"Kaslarimiz", dedi, "kaslarimiz bizim kimligimizin bekcisidir."

Ne dereler vardi

Ne dereler vardi: dogdular gozlerinde, aktilar icimin en derin koselerine..
Ilik dag meltemleriyle isindi sulari, sefkatle. Denizini usutmemek icin, berrakligini kaybetmeden, engelleri seline katip, selalerden akip geldi..
Derindi deniz, sicakti. Nice renkli baliklarin, yakamozlarin, kayiklarin, kureklerin eviydi. Biricikti deniz.. Her parcasi birbirine bagliydi ya, dunyada tekti.
Gun geldi, devran dondu, dogmayi verdi gunes..
Bahari tasiyan mis kokulu ilik dag meltemi esmez oldu..
Yildizlar usudu, titredi, dogmayiverdi ay..
Buz gibi akti dere..
Usudu baliklar, usudu yakamozlar, usudu kiyilari birbirine baglayan emektar kayik.
Deniz usudu.
Yalnizdi deniz. Biricikti, essizdi ya, yalnizdi.

Monday, February 15, 2010

Internette Sosyallesme

Bilen bilir, cok siki bir anti-facebookcuyum. Ama yine bilen bilir, ne magazine, ne internette sosyallesmeye karsiyim. Peki madem, bu internette, daha spesifik olarak twitterda sosyallesme ne olmali, ne olmamali?

Ne olmamali:
- Imaj yaratma cabasi: Ben cok yer gezdim, iste fotograflari. Iste fotograflarim, cok guzel cikmisim di mi? Benim cok yabanci arkadasim var, buyrun listeme bakin. Hobilerim, ilgi alanim sonsuz, buyrun hobi listemde okudugum yazarlara, dinledigim muziklere, yaptigim sporlara bakin.
- Hayatin gidisati ile ilgili gereksiz bilgi paylasimi: Bugun kaka yaptim, resmine herkes baksin lutfen. Ayyy dun cok gec yattim, bu sabah zor kalktim vallahi.

Peki ya ne olmali:
- Buldugunu paylasmaca: Makaleler, fotograflar, programlar vs.
- Cevap aramaca: Barcelonada nerde kalmak, neler yapmak lazim, bilen var mi? xxx filmini nerden bulurum, bilen var mi?
-Hayatin gidisati ile ilgili luzumlu haber vermece: xxx tarihinde yyy'de olcam, haberiniz ola. mayista zzz plani var, ilgilenen beri gelsin.

Katilan, katilmayan?

Bekarim

Benimkini gonderdim memlekete, 1 hafta bekarim. Haftanin plani bol bol calisip kalan vaktilerde spor/film/internette vakit oldurmece. Bugunku konumuz da internette vakit oldurmecenin incelikleri.

Simdi hep sikayetimiz tatminli arkadasliklarinin sayisinin azligi. Yalniz biseyin farkina varmak lazim: devir degisti (e tabi celik de degisti :P). Sosyal paylasim yuzyuze iletisimden internete kayiyor cunku boylesi daha kolay. Hele bizim gibi gurbet insanlarina.

Simdi bu ise burun kiviran cok olur (hatta ben de kivirirdim da internetten sevgili yaptigimdan beri bu hakkimi kaybettim). Tabii ki herkes anlasip oynascagi arkadaslarini yaninda ister. Ama hadi diyelim ki bulamadi. Ne yapsin? O kadar kotu mu bu internet iletisimi, dozunda tutulup hayattan kopmadikca?

Simdi bu kadar rasyonelleştirme neden? Twitter'a giriyorum. Sansimi bir de orda deneyecegim de ondan. Vaktinde kitap okumanin da bos gezenin bos kalfasi aktivitesi sayildigini saygiyla hatirlatir, nice mutlu gunler dilerim.

Wednesday, January 20, 2010

uzun zaman

Agustostan berı yazmıyormusum, koca bir kıtayı bir gecede geçtikten sonra yine soguk memleketime geri dondum bir üçüncü kışa hazırlanmak için. Şimdi o kışın ortasındayım. Artık cok sıkıldım. İçimdeki baskıcı guneş ve deniz delisi manyaga artık söz geçiremiyorum.
Benden konuşmaktan vazgeçelim, biraz hayattan bahsedelim. Insan yedisinde neyse yetmişinde de odur derler ya hiç yalan dememişler. Herkes hep aynı sanırım, ve sadece aynı olduklarını unuttukları için veya anlamsız yere gelişmeyi bekliyor oldukları için mutsuzlar. Hep aynı kalacağımızı kabullenebilsek ve cocuk gibi yaşamaktan utanmasak hiç bir sorun kalmayacak. Cocukların her yaptığı affedilir ya, ceza almazlar, o cocuktur cunku, buyuklerin ne farkı var ki? Bu kadar sorun birileri başka birilerinin cocuk gibi davranmasını çekememesi yüzünden oluyor. Sonra insanlar ölüyor, savaşlar cıkıyor. Nasıl buraya geldim ya? İşte temelde herkes cocuk ve aslında kimsenin kimseyi takmaması gerekiyor. Niye hippiler gibi yaşayamıyoruz ya? Cok güzel olurdu bea.
Daha sık yazacağım.

Monday, August 31, 2009

salınım

anam tamamen hormonal yaşamaya basladım ben ya.. Nedensiz mutlu ve nedensiz mutsuzum.. cok aptalca.. Ben istemem bole olmasını bu ne yaa..

Monday, August 10, 2009

Tuesday, August 4, 2009

await

Bu limana kayıklar geliyor, gidiyor, bu liman günler belki de yıllar sonra gelip de saklanacak gemiyi bekliyor.

Kaç katman var ki şu psychimizde? Kaç tane git gel var? En içerdeki hangisi?

Sunday, July 26, 2009

sevgili'nin dünyası

Kafanda dallandırıp budaklandırdığın cevapları aslında olmayan binlerce soruyu bir gün bir şekilde anlayacagım umuduyla bir gün vahiy inmesini beklerken, en cok yanında olan ve guya en cok şeyi paylaşman gereken kişi senin için ne ifade eder?
Bir tek, kadın olduğum için beni moronlaştıran hormonel dalgalanmalarım var. Bu dalagalanmalar yüzünden oluşan ilkel duygusallaşma nöbetlerim, ilgi/şefkat beklentim, ve önüne geçilmez hamile kalma/cocuk yapma isteğim olmasa, peygamber olabilirdim.
Sevgili de bana göre başka bi işe yaramaz. Kadın insanını, duygu dalgalanmalarına göre şerbet vererek hoş tutacak, bir yandan da çaktırmadan üzerinde kendi ihtiyaçlarını giderecek bir erkek tam tamına sevgilidir. E tabi, kadının ilgi beklentisi genelinde erkeğin ihtiyaçları da birbiriyle örtüşmekte çoğu alanda, eh ne güzel ilkel ilkel paylaşıyoruz...
Buradaki benim sıkıntım ne? Şu zamana kadar sevgililik kavramından beklediğim şey bu değildi, ama işte artık vazgeçtim.
Benim sevgililik kavramından beklediğim, abartılmış haliyle natural born killers gibi bişiydi. Belki de tam süper örnek olmadı ama aklıma film gelmiyor. Ya da fear and loathing in las vegas ama benicio del toro karı olacak. Yani, basitçe gerzek ilkel beş duyu ve sıvı paylaşımından öte, beraber bişi olabilmekti. Hayatım, akşın filmi gibi olmadığından sevgilim ile paylaştığım şeyler beraber yaratabildiklerimizin ötesine geçemiyor, ve beraber yaratabileceğin şeylerin hacmi de bu dünya şartları altında, karşılaşabileceğin süper uygun insan sayısı, zamanın yeterliliği, yapilabilme potansiyeli olan manyaklıkların ortaklaşma ihtimali falan gibi değişkenlerle göt kadar kalıyor. Ya aslında aberaber manyaklaşalim da demiyorum, filmler yüzünden ole bir hava oluştu. Tek sorunum, bir ilişkide şu gerzek ilkel içgüdü paylaşımlarının ötesine geçebilmek. Bir insanla beraber olmanın nedeni yalnız kalmamak olmamalı. Asgari düzeyde paylaşalım, benim ona onun bana ihtiyacı var, hayat zaten zor, birbirimizin masaj aleti olalım, sarılma yastığı olalım, buna gıcıgım

Thursday, July 16, 2009

24

Bir sene daha gecmis. Artik yaslar ozenle dogum gununde degil, herkesle birlikte yeni yilla degisiyor. Bekledigim bir yas, bitmesini bekledigim bir donem de yok. Ha 24 ha 30. Hayatim bu. Artik yasimi saymiyorum. Sorulunca hesaplamam gerekiyo. Yine de bu dogumgunu iskencesini cekmem gerekecek. Sanki cok ozelmis gibi birilerinden kutlamalar jestler beklenecek. Halbuki gecen sene naaptim? Istanbulda yazin ortasinda bardaktan bosanircasina yagmaya karar veren yagmuru benden ayiran catinin altinda, beyaz deri bir koltukta tek basima oturdum. Bu sene ne yapcam? Ise gidicem, tesadufen bu tarihte bulusmaya karar veren bir takim eski arkadaslarla yemege cikcam. Neyseki kendi dogumgunu pastani kendin alip insanlara yedirdigin bir ulkedeyim ki pasta yiyip azicik tebrik dinliycem. Ve bu sirada yalnizligima, beni aramayanlara, elalem istese daglari oynatip benle 10 dakka konusmak icin kicinin ustunde oturmayanlara aglamamam gerekcek. Acaba bu tarihi yeryuzunden silip bi daha icinde bulunmamak icin ne yapmaliyim?

Saturday, July 4, 2009

basit

İnsan neden bir anda cok sık rüya görmeye başlar? Sanırım cok uyumaya başladım. Insanın hayatında herşey cok hızlı değişmeye başladıysa ve aslında bunu kendi isteğiyle yapmıyorsa, depresyon yine seni sıcak kollarıyla sarmalamaya başlıyor. Neyi gerçekten kendim yapmak istedim ki? Neyi sadece kendim için yaptım? Yaptığım şeylerin hangisini gerçekten yapmak istiyordum? Hepsinin cevabı hiçbiri.

Hayat, başarı ve gurur hikayesi mi olmalı? Yaptığın ve yapacağın herşey kendin belirlediğine inandığın ( kişilik falan, ne olduğu da belli değil) bir referansa gore adil, mantıklı, ve gerekli, ve doğru mu olması gerekiyor ille? Sıçayım, kaç yıldır bunu yapmaya çalışıyorum, mutlu muyum hayır.. Huzurluyum evet ama sadece o referans ne ise ona gore dogru yaptıgıma kendimi inandırdığım için huzurluyum. Evet olması gereken mantıklı kişiliğime göre herşeyi doğru yaptım. Ya da yaptığıma kendimi inandirdim. Kendime göre gururlu ve adilim. Ve mutlu değilim.

Ne zaman olacak kafamdaki hayalini kurduğum şey? Denize yakın bir bahçe? Küçük bir tostçu ya da turşucu? Çocuklar cok cok tane? Ne anlamı var ki, hayatın en temelinin içinde en basitin içinde değilsen? Teorilerle kafamı yormaktan bıktım. Butun olup bitene dışardaki idealize edilmiş hayatından bakmak. Bekar ozgur iyi standardlarda iyi standardları olan bir ülkede yaşayan yüksek eğitimli günümüzün kadını vay be. Biliyorsun, herşeyi eğitiminin getirdiği bilinç düzeyiyle doğru düzgün yorumlayabiliyorsun. Çevrendeki basit şeylerle mutlu olan ve yine basit şeylerle üzülen kızan insanları görüyorsun. Işte, basit. Kime acınmalı ki şu halde? Basit yaşayamayacak kadar üstün insan statüsüne çıkmış, her yaptığı hareket en ince düşüncesi bile o kendi yarattığı karmaşık ust duzey kişiliğine uyması gereken insana mı, yoksa başına gelen herşeyi ya da yaptığı herşeyi en temel tepkilerle dışarı vurabilen, mutlulugu mutluluk gibi, acıyı da acı yaşayabilen insana mı? Ben nasıl bu hale geldim?

Çıkıp gidesim var ama bu kendimi koydugum super insan triplerinden nasıl kurtulacağımı bilmiyorum. Artık dilime işledi. Basit cümle kuramıyorum. Aha kurdum. Aha tekrar kurdum. Bu yazının kafamdaki karmaşık şeyleri anlatmasına gerek yok cunku aslında kafamdaki şeyler komplex değil. Ben onları cümleye çevirirken komplexleştiriyorum. Hay kendime sıçayım.

Bilim öğrenmeye çalışırken aptal beyninin de öğrendiğin sey gibi karmaşık birşey oldugunu zannediyorsun ama değil. Aslında öğrendiğin şey de karmaşık değil sadece sen aptalsın. Ne güzel bir sonuca vardım. Aslında tam bir aptal oldugum için herşeyin cok komplex oldugunu zannediyorum. Ve aslında o basit yaşayan insanlar herşeyin basit oldugunu anlayacak kadar zekiler ve gerçekten acınması gereken insan benim. Bu birşeyi çözdü mü? Hayır. Mutlu muyum? Tabi ki hayır.