Sunday, December 21, 2008

bir eser bir artiz kosesi

John William Waterhouse A Mermaid, 1901

Wednesday, December 10, 2008

kelebekler

ıkı tane domates varmıs. bunlar ucsuz bucaksız bır tarlanın en cok gunes alan yerinde, topraga deyıp curumeyecek kadar yuksekte ama gunesı acı acı yemeyecek kadar da yaprakların altındalarmıs. Aynı guzel bir havada kocaman bır plajda hasır bır semsiyenın altında yayılmak gıbı. hem azıcık ruzgar esınce serınlerler hem de yaprakların arasından gelen kucuk kucuk gunes ısınlarının sıcaklıgının tadına varırlarmıs.

gunler gelip gecerken bunlar bırbırlerıne baka baka kızarmıs, hayal gucu yuksek bir insan baksa aralarında ayna var zannedecek kadar bırbırlerıne benzemısler. Ruzgar estıgınde aynı sekılde sallanırlar, gunesın ısıgı uzerlerınde aynı noktada parıldarmıs. yagmur yagınca, aynı sayıda damla uzerlerınde takılır, aynı ahenkle asagıya suzulurmus.

Ama farklılarmıs tabı kı bır yandan da, sonucta ıkı ayrı domatesler, ikisi de yagmuru cok severmıs ama bırı daha cok.. cunku yapragını cukurunda su bırıkınce kelebekler uzerıne konup su ıcerlermıs. digerı de bu kelebeklerı cok kıskanırmıs, cunku hep nedense kelebeklerın otekıne daha sefkatlı davrandıgını dusunurmus. aslında kelebekler gelıp ona da konup onun kucuk su bırıkıntısınden su ıcerlermıs, ama bu bızım domatesin canı acırmıs kelebeklerın ayaklarından.
ama hıc laf etmezmıs, cunku eger kelebeklerı sevmedıgını soylerse, kelebeklerı cok seven yasam dostuna buyuk bır hayal kırıklıgı yasatacagından korkarmıs.

bir gun sabah serınlıgınde yagan yagmurdan sonra gunes yuzunu gogun tepesınde tekrar gostermeye baslayınca, ortalık yıne kelebeklere bogulmus. bır kelebek ıkı kelebek uc kelebek... ya ne sonu gelmez bırsey.. bı anda cat dıye yere dusmus yagmur asıgı domates..

catlayan kabugundan kan kırmızısı suyu akarken, huzurla donup mırıldanmıs:

'ya harbiden sevdin mi su korolasıca kelebekleri?'

Monday, December 8, 2008

zero

insanin uzulmeye de ihtiyaci var sanirim, hersey cok guzelken anlamsiz yere depresiyorsaniz ben ce uzun suredir basiniza bi bok gelmiyo harika bir hayatiniz var o yuzden.. kasiniyorsunuz.. kendinize gelin..

bu tip zamanlarda olmadik insanlara olmadik yere catiyorsunuz, sizi ozluyorum diyen eski sevgilinize (ki onu siz birakip gittiniz..) sen beni sevmiyosun bu yuzden benden ozur dileyene kadar senlen konusmicam anlamina gelen gerizekali bir mail yaziyorsunuz.

guzel havada dolasip sonra guzel bir kafenin verandasinda sobanin altinda sicak cikolata icerken, ordan tesadufen gecen baska arkadaslarinizin sizi gormesi uzerine masanizin kalabaliklasmasi, ne guzel bir muhabbet, o sira zaten bira seansina coktan gecilmis, daha saat 8:30 ve cakirkeyifsiniz ne guzel, sinamaya mi gitsek diyorsunuz, sonra cok neseli bir filme gidip, koskocaman patlamis misir kovasi kucaginizda gulup egleniyorsunuz, sonra bisikletlerle evinize geri donuyorsunuz, mutlu mutlu pijamalarinizi giyip bir komedi dizisi acmak ya da yataga yatip kitap okumaya baslamak yerine, virim virim kendi beyninizi yiyorsunuz, moralim bozuk moralim bozuk, hey be yeter bu insanoglundan cektigim, nedir, daha ne istiyosun be kadin? bu menstruasyon donguleri insanin moralini bu kadar etkilememeli canim, her ayinin yarisi pur nese yarisi yeraltindan notlar gibi gecmesin ya..

Friday, November 28, 2008

ek

hayatla hikayenin arasindaki bir ikinci fark da su foreshadow olayinin goze sokulmasi, keske soksalar hayatta da, mesela renklerle.. hani soguk sicak diye bi oyun vardi ya saklanan seye yaklastikca sicak sicak deniyodu... Mesela hayatinin gidisati icin onemli olan anlari kirmizimtrak onemsiz olanlari mavimtrak gorsek.. mesela hayatinin adami ile karsilastiginda ortalik kana bulansa filan. ya da bi karar verecekken ortalik maviyse amaan koy gotune diyebilsek. Ne kadar hos olurdu..

Thursday, November 27, 2008

Hikaye

Bir hikaye anlatirken gelecekte olusacak duygu/olgu ortamini seyirciye hissettirmenin yollarindan biri foreshadowing. Gerginlik gerekiyosa mesela, bastan ufak ufak cevresel olaylarla adami germek lazim. Mutluluk gelcekse bir yerden, beklentisini onceden satmaya baslamak lazim. Simdiyle gelecek arasinda kopruleri seyircinin kafasinda kurmak lazim. Boylece hem hikaye daha inandirici olacaktir, hem seyirci hikaye boyunca kafasini calistirmak durumnda kaldigi icin duygunun icine daha iyi girecektir. Sinema dilinde kullanimina goz cikartan ornek (hem de azicik nostalji olsun. hikayeye takilmayalim lutfen, konu foreshadowing): http://www.youtube.com/watch?v=apGAqhEpzUE (daha cok nostalji icin: http://www.youtube.com/watch?v=4KE3jIc0Bu0)

Hikaye kendi hayatinizsa, simdiki sizin kafasinda gecmis zamanlar donuyosa, hikayede buldugunuz pointerlara foreshadowing denebilir mi peki? Belki flashback, ya da daha cok guzel sebebe baglamaca mi? Keza hayatla hikaye arasindaki fark birinin sonunun yazar tarafindan coktan biliniyor olmasidir. Sonucu bildikten sonra sebepleri oturtmaya calisirken dikkat etmek gerekir zira insanin kendini kandirmasi kolaydir.

Yine de hayat bir sanatsa, guzel bir hikaye olarak ucuncu kisilere ulastirilacaksa, ben o pointerlari o hikayenin icine foreshadowing diye koyarim ablam. Nesillerdir kendini tekrar eden olaylar eklerim, paralel hayatlar eklerim, onceden yazilmis hikayelere referanslar atarim. Bal rengi gozleri olan roman kahramani, merakindan yaramaz, kucuk, guzel Ayse'den baslarim, varligi Ayse'yi andiran Gozde'yi anlatirim, Gozde'nin onemini farkedemeden buldugu kavramlari alirim, Ruhlar Evi'nin agzimda biraktigi tattan Memnune'nin kararliligini, Ali Turan'in maceralarini, Sukru'yle Nilufer'in mutsuz hayatlarini, Reha'yla Kasif'in haytaliklarini anlatirim, alir kendime baglarim. Hikayem foreshadowingden, simgeden gecilmez olur. Bu kadar seviyorum ben bu kavrami. Uclari birnirine baglanan ipler yumagi olur hikayem. Tutarli olur, bulmacali olur, bol karakterli olur, Sedefleri, Levendleri, yagmurlari, kokulari, renkleri, helvasi, irmigi, tahini olur. Ayni foreshadowingden cikar, yanlis yola sapar, doner dolasir, su yolunu bulur der. Iyi anlatabilirsem, bence eglenceli olur. Edebiyat dersinde parcalayip her kelimesine anlam yuklemeye kalkarlarsa, cabalari asilsiz olmamis olur. Olur ya, hikaye katlanarak buyuyebilir. Butunune hakim olmak zor olur ama sonunda kafamda donen sey beni gulumsetir, benden geriye kalan sey olur. Hikayeler guzeldir.

bir eser bir artiz kosesi


Bu tablo leonardo da vinci nin bi ara yaptigi bir teyzem. ayrintisini arastirmadim cok ozur. asil vurgulamak istedigim nokta bu bayanin zamanina gore bayagi bi marjinal olmasi kucagindaki hayvanin ne oldugunu bilebilmiyorum samura benziyo. alindaki ipler filan, ben cok begendim..

duzeltme: hayvan kakimmis, o donemlerde evcil kakimlar aristokrasi gostergesi imisler.. (late 1400)

duzeltme 2: kakimla samur arasinda ne tip bir fark oldugunu anlamadim

duzeltme 3: yahu iste tablo hakkinda okuyunca tablonun tum bende yarattigi o unik his kayboldu. kari bildigin donemin en tiki hatunuymus, ne modaysa onunla takiliyomus amaan gercekleri bilmek istemiyorum..

Wednesday, November 26, 2008

Next

Masteri bitirmek icin yapmam gerekenler:
  1. Staj raporu: en kolayi
  2. Paper: en onemlisi, 5 ocak teslim
  3. MPC
  4. Capita
  5. AMC
  6. Colloquium: en son yapilcak sey
26 Kasimdayiz. staj raporunu cumaya kadar halletmek ilk amacim olsun, kafamdan bi is silinsin, devamini dusunurum.

Sunday, November 23, 2008

deniz

Denize aşık olmak ne demek bilir misiniz? Hele bir de yıllardır denize uzak yerlerde yasıyorsanız. bıraz tembellık ettım bılıyorum. Daha cok zaman ayırmalıydım denıze. ıcımdekı ozlemi unutmaya calısarak degil de daha cok kaynaşarak gidermeliydim. O sadıktı, orada bekliyordu işte. Hic değişmedi. Ama ben de değişmeyeceğim, unutmayacağım denizi.

İlk fırsatta bir kayık alacağım. sonra acılacağım açılacağim, gunlerce sallantısına kendimi bırakıp tuzlu uykulara dalacağim. sonra kalkacağım yuzum gunesten tuzdan gerilmiş kurumuş, gözlerim işiktan kamaşmiş, yeşil ve kırmızıların içinde uyuşmuş kollarımla asılacağım yine küreklere, bir koy bulup kıyının en taslık yerınden cekecegım kayıgı kıyıya, sonra atacağım kendimi suyun serinliğine, tuzun güneşin fırçaladiği suratım suyu gorünce bi neşelenecek. sonra tırmanılacak yuksek bi kayalık bulup atlayacagım en yuksekten olabılecek en yuksek tas parcasından. su ne kadar sert, su ne kadar yumusak.. Ne kadar da cok oldu diyeceğim, ne kadar uzun zaman oldu. keske hiç bitmese.

Saturday, November 22, 2008

konusamıyorum

Keske tum kafandan gecen seylerı dırek yazı ya da ses ya da resim ya da müziğe aynen çevirebilecek bir makine olsa.

durum cok kotu. ana dilinin inceliklerini yavas yavas unuturken, zaten az bildigin ya da hic bilmedigin dier dilleri gelisitrmeye calisiyosun. hepsinden az az. temel ihtiyaclarini anlatacak kadar asgari duzeyde paylasabilecek kadar. bu da bana cok sikinti veriyor. Turkceyi unutuyorum ve aslinda kafamdan gecen seyleri en kayipsiz anlatabilecegim dil Turkce, ya da bana en kolay gelen ve her zaman en kolay gelecek olan, ama kullanamiyorum. az bildigim ingilizceyle o da sadece bilimsel ve sokak iletisimi kisimlarindan gelistirme sansim olarak derdimi anlatmaya calisiyorum.. ingilizce edebiyat gelistirebilmek mi? delice.. bunun disinda dili tamamen farli bir ulkede yasayip sokak isaretlerini gelen resmi mektuplari gazeteyi anlayabilmek icin bi de bu dili ogrenmeye ugrasmak. Hangisiyle hangi ara ilgileneceksin? Bi de hayıflandıgın sey de kafamda gecen herseyı eksıksız anlatmaya calısmak.

İmkansız gorunuyor, he?

Friday, November 21, 2008

içeriye hoşgeldiniz!

Dunyanın en zor işi belki de seni ısıtan ateşin içine girmek. Ve yanmamayı başarabilmek.. ve acı çekmemek.. içeride olup hala dışarıdaymış gibi düşünebilmek, belki dusunmek kolay ama hıssedebilmek ve bunu anlatabilmek, işte bu zor.. Yanıp yokolmamak bile olasılıksız belki de.

Bu sevda
Bu güzellik
Sen hep böyle
Olacak mısın
Ben hep böyle
Kalacak mıyım
Yoksa birden
Aniden
Düşecek miyiz

Bir fotoğraf
Siyah beyaz
Bir istanbul hatırası
Birleşerek
Çoğalarak
Gökte bir ay
Bir de yıldız
Yıldızımız parıldayıp
Coşacak mıyız

Oyalandık belki biz
Bu alemde
Sanki hepsi bir rüya
Bir eğlence
Doyumsuz muyduk biz
Ki sorular sorduk
Bulutsuzluk aşkımızdı
Hep hayaller kurduk

Dısardayken ne guzeldi, insanın hafızası sadece adrenaline bağlı olmamalı, hatırlayacak başka mekanizmalar gelistirmek lazım, Şarkılar ve kokular işe yarıyor.

Fairytales of yesterday will grow but never die..


Bir kere girip cıkmak lazım belki de, anlam hiç yitmiyo bu kesin.. Şarap gibi yıllandıkça güzelleşiyor..

Tekrar hoşgeldiniz..

Thursday, November 20, 2008

Kafamin ici

Paranoya nerden sonra klinik? Dusundugunde mi, dusundugune inandiginda mi, inandigin seye gore haraket ettiginde mi, haraketlerin hayatina ve etrafina zarar vermeye basladiginda mi?

Sabah uyandim, artik bana garip gelmeyen bir sekilde kafamdaki hikaye oynamaya basladi. Yalniz cok da iyi tanidigim, yillarca birlikte calistigim bir arkadasimin ismini unutunca third person sees all anlatici olarak, birden film koptu. Sonunda n'apiyorum dedim.

Nelere inanmadigimi ve kendimi nelere inandirabildigimi anlatsam, kesin deli dersiniz. Ya da deliligi oturtamadiginizdan, agzimdan cikanlara inanmazsiniz. Ben alistim kaygan bir zeminde yasamaya. Zeminlerin hepsi icin varsayimlar yapip, hangisi zemin tutuyo gibi gorunuyosa oraya atlamaya. Gozde'nin konuyla ilgili yorumu, sen hicbir seye sasirmiyosun. Yani.. 

Fakir edebiyati yapmiyorum. Moda diye kendime psikolojik hastalik yazmiyorum. Hasta falan degilim, yazmak isi biraz uclara tasimak. Yalniz yalan da soylemiyorum, bu isin bir handikapi var. Cok yoruluyorum, akilli bir algoritmayla elenebilecek olasiliklar ustune dusunmem gerekiyor. Kac kere beynimde donuyor anlatamam x kisisinin bastan sona uydurma bir karakteri y zamanlardir oynuyor olabilecegi olasiligi. Ya da diger ucta x kisisinin y zamanlardir butun ictenligiyle davranmis olma olasiligi. Iki uc olasiligin arasindaki continuumda her noktaya karsilik gelen weight fonksiyonun degeri kadar inaniyorum ilgili olasiliga.

Zor ablam, kafamin icinde olmak zor. Orneklerim say say bitmez.

Wednesday, November 19, 2008

Simdi

Senin icin cok acik degil mi? Adami omuzlarindan tutup sarsip, otistik cocuga balik isteyip istemedigini sorar gibi, yuzunu yuzune cevirip, anliyor musun diye sormak istiyorsun. Anlamiyor iste. Kafandan gecenler senin gozunden adamin beynine akmiyor. Sen bile anlamiyorsun ki. Seviyorum dedigin detaylari bildin de mi sevdin sanki? Once sevmeye karar verdin, sonra ogrendin. Ogrendigin sey ustune dusundun, kurdun, detaylara hayran ettin kendini, butune asik oldun. Simdi hayiflaniyorsun, nerden bulurum ben bir daha o detaylari diye, biliyorum, ben de yaptim. Bir de ucundan kacirmislik duygusu adami cileden cikaran. Anlasaydi, ne buldugunu farketseydi, biraz daha caba gosterebilseydi, degisebilseydi de kacirmasaydik. Kim yakaladi ki boyle bir seyi biz savura savura harcadik diyosun.

Haksiz da degilsin hani. Kim yakaladi ki? Siz de yakalayamadiniz, biz de. Ucundan kacan bir sey yok arkadasim. Arada daglar, vadiler, ovalar var. Somut hicbir sey yoktu demiyorum. Belki gercekten cok akilliydi. Dusunce sisteminizin, begenilerinizin bir kismi cuk oturmustu belki hakkaten. Bir de ustune yakisikliydi. Yan yana gelince ne de cok yakisiyordunuz birbirinize. Ama sapkani onune koy, dusun. Ortada yillarca kendini yetistirmis iki kisi. Kim nasil degissin pat diye, hele ki ikna olmuyorsan? Ustunu kazisan, eskiyi yaksan, degistigine inandirsan, baskiyi ceker cekmez kendini yillar oncesinde buluvermiyor musun? Epsilon kadar degisen sevmedigin ozellik de sana kalmis, kisiliksiz bir karisim olusturmus gibi gelmiyor mu?

Ben iyilesmisim gecen zamanda. Yanimiza kar kalmasi gereken ders ne diye dusunuyorum bir iki gundur. Ne zaman ve nasil kendime geldim ben? Genneperparkta bir aksam, bir sabah yuruyusu. Sehrin gobeginde, gozlerden sakli, yagmurdan islanmis dar yollarin kenarinda ciftlikler, otlaklar. Aksam karanliginda koklasip duran inekler. Virginia Woolf mu, inek teorisi mi, iki kisilik ask mi? Soguk ve cok erken bir sabah, piril piril gunesin altinda, irmagin ustunde asili kalmis bulut. Insanlar kanolarini suya indirebilsin diye kucuk bir iskele. Caz fesitvalinde ben gokyuzunun renginden kafayi yiyecek gibi oldum diye deli muamelesi yaptiginizin hatirasi. Kendi kendine kaldiginda, etrafinda varolan insanlardan degil, gercekten senin beklentilerinden sekillenen birinin hayali. Benim icin yer, goktu, senin icin muziktir belki, bilmiyorum. Farkettim ki bulman gereken sey bu.

Korkuna care degil. Ama bile bile, gercegi hissedebilecekken, bilinmeyenden korkmak sacma. Istedigin hersey olmayabilir, kac yasindasin, bu fikre coktan alismis olman gerekir. Sicak kanlisin, sevecensin, arkadaslarin, genis bir ailen var. Yalniz degilsin hayatta. Cocuk da cocuk diyorsan da, Jodie yapmis ya, ornegin hazir. En akillisindan, en yakisiklisindan bir tane daha buluruz n'olcak.

Onemli olan ne kadar sevdigin degil, yine seversin, kendini eksik birini sevmeye ikna edebildigin zaman. Ne kadar mukemmel bir uyum yakaladiginiz da degil. Bir yakalamadiginiz icin, iki yakaladiginiz seyi karsindaki adam anlamadigi icin, uc gercekten yakalanan bir uyum varsa boyle bir seyin ayrimina varmak insani cogaltmak yerine tukettigi, ezdigi icin. Onemli olan, kendinle ilgili farketmen gereken, bir daha kolay kolay sevecek birini bulamayacak gibi hissetmenin sebebi. Kendine, sevmek icin harcadigin emek icin secici olacak kadar cok deger veriyosun demek ki. Yurudugun yolda sana benzer degeri verecek biriyle karsilasmayi ummak da hayatinin heyecani olsun ne diyeyim.

Bilmem anlatabildim mi?

Monday, November 17, 2008

zarar ve özlem üzerine

Beynim artık neyin ne olduğu konusunda bana yardım etmeyi bıraktı. Diyorum ya hep cocuklugumda içimden nasıl geliyosa oyle davranıyordum. Aslında üzerine bir taş bile eklemedim. şimdi de tutunanları oynuyorum, sadece işe gidiyor geliyorum, araştırma konumun dünya için cok önemli bişi olduğu konusunda kendimi hic sorgulamadan kandırıp uğraşıyorum, içeride sürekli bağıran biri var saçmalık saçmalık diye, ama onu dinleyebilecek kadar güçlü değilim. Sadece ölmeyi bekliyorum, arada ilginç birşeyler olursa da fena olmaz.

Bilinçsiz davranırken -aslında 100% iyi niyetliyken- birilerine zarar veriyorsanız bundan kendiniz mi suçlu olurdunuz? Zarar verme ihtimalinin farkındasınız ama zarar verip vermediğinizden emin değilsiniz.. Aslında bu olay karşıdaki insana da bağlı. O sizin iyi niyetinizin ne kadar farkında ve kendisi ne kadar iyi niyetli? Sizin bilinçsiz yaptığınızın farkındaysa o zaman zarar görme ihtimali ortadan kalkmış olur mu?

Ben hiç zarar verdiğime inanmadım, cunku davullarla gelirim ben hep. Bak sen bunları yapıyorsun ben sana zarar vereceğim, sonunda bu olacak derim. önlem alıyosa ne ala, almıyorsa benim yapabileceğim birşey yok. Çok uğraşırım zarar vermemek için, git yoksa seni öldüreceğim. Gidiyosa ne güzel, gitmiyorsa onun bileceği iş.. Gitmediğini görerek öldüremeyecek hale gelinebilir mi? Bu durum birkaç kere başıma geldi.. Mahvoldum, paramparça oldum.. Aslında aynı durum ortalığın yavşaklaşmasına da sebep olabiliyo ama gidip gelmelerden daha fazla olmadığı kesin, tabi gidip gelmelerin ortamı tazeleme gibi bir özelliği var oturup tartişiyosun soğuk soğuk.. Ama gitmeyince sadece yok sayıyosun hiç yaşanmadı gibi bu da bir sonraki öldürme seansının olmasını kolaylastırıyo, bu da yavşaklaşmaya sebep oluyo. Zarar vermek zarar gormek artık bayıklaşıyo, hiç birşey hissedemez hale geliyosun, arsızlaşıyorsun.. Yani su başta dediğim gitmemesi ve senin bu garip bağlılık hissinden dolayı bi anda sefkatle dolma durumun bir zamandan sonra anlamını yitiriyor, gitmemek yüzsüzlük oluyo. Gerçekte hangisi olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceğim sanırım.

Bir insanı hala seviyo hala özlüyor ve hala kendini ona alışık hissediyosan, yanında olmak istememe sebepleri ne olabilir? Onun seni sevmemesi olabilir. Beraber yapamıyor oldugunuzu dusunmen olabilir. Onun hayatı boyunca seninle beraber kalacağına guvenmiyor olabilirsin. Aslında birincisi üçüncüsüyle neredeyse aynı. Ya da bir dördüncü şık, onun senin onu sevdiğini düşünmüyor olması. Bu dördüncü şık üzerinde takılırsak, ona onu sevdiğini ispatlamaya calışmaz mısın? Ya da bu konuda da tamamen desperate bi durum varsa, ki ben olacağını zannetmiyorum, yani bir insana onu sevdiğini nasıl anlatamazsın? Alırsın karşına baba baba laflar edersin, anlar. Baba laflar edecek götü olmayanlar bence hiç sevmeye falan kalkışmasın. Sinirlendim.

İliskide eşitlik sendromu. Sen ole yaptın benim de böle yapmam lazım.. Hay sanki adam senden bir adım onde olmak için ole yaptı. Ya uff anlatmıcam ya parmaklarımı oynatmaya degmez.. Anladın sen onu..

Yeniden

Bir gun, gerci daha ne kadar zaman gecti ki boyle ozledin diyeceksiniz, Yasemin Talu'nun sabah ilk iki saat dersine girip tiklim tikis uclu amfide, ordan cikip havuza gidip, havuzdan cikip carsiya manti yemeye gitsem. Saka maka 6 yil onceydi universite 1. sinif. Bahar senlikleri gelse de 4 kisi bir takim kurup saga sola kostursak abuk sabuk kostumlerle. Bir de bir sise sarapla, Cuma aksamlari oluyodu galiba, stadyumda deli danalar gibi ziplasak eski 45likler partisinde. Gozde gelir bence. Treasure hunta iki kisi???

Thursday, November 13, 2008

Yok artik

Biliyorum ki olayi dramatiklestiren benim. Somut sikayet edilecek hicbir sey yok, ya da olumcul bir sey yok diyelim. Ama canim sikayet etmek istiyor, yiyene. Sikayet halinin sebepleri incelenebilir. Hatta kendimi isin icine katmadan inceleyeyim. Hos sebepleri bulmam sorunu cozebilecegim anlamina gelmiyor ama, en azindan durumdan bir ders ciksin.

Insanlarin abuk sabuk davranislarinin ardinda genelde bir ilgi cekme istegi yatar. Mutlaka bir dert vardir ortada, bosu bosuna kimse bu ic sikici moda girmez ama dis dunyaya yansitilan bir sey varsa bir tepki beklentisi vardir. Aklima gelmisken, kendi kendinizeyken mesela sesli guler misiniz? Davranisin etki alanina gore ilgi ya spesifik bir kisiden/gruptan beklenmektedir ya kimden beklenmesi gerektigi bile bilinmedigi icin ortaya karisik bir sacmaliktir. Bir de tabii insan sacmalama moduna girince, on/off kabiliyetine gore degisebilir bu moddan payini alanlarin sayisi.

Cevresi olarak bu insanlara nasil davranilmalidir o halde? Bu tamamen sizin insiyatifinize kalmis. Ilginin kimden ve neden beklendigini cozebiliyorsaniz, sorulmasi, anlatilmasi gereken birseyler varsa, bir cozum onerebileceginizi dusunuyorsaniz oltayi yutun. Oyuna gelin, karsinizdaki insani konusturun. Cozumunuz yoksa, ugrasmak size gore degilse, sebepleri gorebiliyor ama yuzlesmek istemiyorsaniz ciddiye almayin ve araya mesafe koyun. En azindan bir kova tavirla yipranmamis olursunuz. Sacmaliga sacmalikla gidip inatlasmayin. Deliyle deli, cocukla cocuk olmayin.

Sacmalayan insana geri donelim simdi. Cevresindekilerden daha zor cunku sacmalayan insanin isi. Cok zamanlar once biri dert yanmisti bana, sen kendini insanlara iyi gosterdigin icin insanlar seni iyi saniyor, ben iyi gostermedigim icin benim iyi oldugumu anlamiyolar diye. Iyinin icini siz doldurun. Dert yanmak da denemez buna ya neyse, konu bu degil. Tespit cok yanlis degil. Insanlarin algiladigi ne oldugunuzla kendinizi ne gosterdiginiz arasi bir sey. Kendinizle ilgili iyi/kotu iddialarinizi insanlar onunde sonunda yutacaktir. Sacmalama modundaki insan kendini kotu satmaya baslar etrafa. Bu iki sonuc dogurabilir. Kendini seven ve aslinda kotu olmadigina inanan cevresi sacmalayana ellerinden geldigince yardim etmeye calisabilir. Bu durumda sacmalama modu amacina ulasmis olur. Ya da sacmaliktan sikilan ve kisinin hakkaten iddia ettigi sey olduguna inanmaya baslayan cevresi kisiye posta koyabilir. Yol burda da ikiye ayrilir. Sacmalayan kisi yedigi bokun bir ise yaramadigini anlayip normal haline donup insanlari geri kazanabilir. Ya da yalniz birakildigina ofkelenip yoluna devam edebilir. Sacmalamakla nazi karistirmadan, sacmalayan insanin sirf bunu farketti diye sacmalamayi kesemeyecegini de not etmek gerekir. Artik karsilikli etkilesimde ne kadar ortak akil urettiyseniz, o aklin izin verdigince karsilikli fedakarligin ne kadarinin kimden gelmesi gerektigiyle ilgili bir denge kurcaksiniz.

Bu konuyu tartismaya acmak defaultta kapali olan alt yazi modunu acmak oluyor (bir diger ornegi icin bknz Coupling, Captain Subtext). Bu modun acilmasinin yararlari ve zararlari ayrica tartisilabilir. Malum hic olmamasi anlayissizliktir, cok olmasi ise samimiyet katilidir.

Isin intelligible tarafini boylece bitirip, sikayetlerime geliyorum. Masterim bitmiyor! Bilgi eksiklerim var, nerden tamamlayacagimi bilmiyorum! Yaninda olmak istedigim insanlarin yaninda degilim! Evimize 3. adam bulamiyoruz, kira aci aci koyacak! Doktora icin seccekmisim gibi gorunen konuyu secmekle ilgili endiselerim var! Bilgisayarim acilirken spnsrvnt.exe error vermeye basladi! Ses sistemini kuramiyorum, kablolari cok kisa! Ses sistemini calistiramiyorum, Trust! Mp3 calarim bozuk, sabah yolum 40dk, beni evden hangi guc cikarabilir ki! Staj raporumu yapmadigim icin yeni mp3 alamiyorum! Bisikletimin on catali yamuk, on freni kullanim disi, arka freninin fren pabucu bitti! Biri beni durdursun yani, ozetlemek gerekirse.

Hepinize mutlu gunler efenim..

Wednesday, November 12, 2008

Facebook'ta ask var

Hayatlarimiz ne kadar manasizlasti ki facebookta fotograflara yazilan yorumlarda kendimize heyecan aramaya basladik. Mutevazi olmaya da gerek yok, ben uye muye degilim facebooka. 3. cogulda olup biten olaylar. Nasil yillar once yollarinizin alelade kesistigi insanlardan medet ummaya basladiniz hayatiniza anlam kazandirmak icin? Isin kotu kismi hakli cikmiyor degilsiniz. Donmek kolay oluyor, yeni insan tanimaya nazaran. Hatiralardan yapilan gondermeler insanin icine dokunuyor. Ben senden hoslanmistim sozunu duymak simdiki zamandaki guvene ekliyor. Kimsenin kimseye dokunamayacagi belli ya artik, danisikli atin durun birbirinizi ne kadar sevdiginizi. Halbuki biriniz nisanlanmis, biriniz Hollanda'da, biriniz orda, biriniz burda. Arada sirada gecmisten birini internette arayip ne kadar benzer yerlere geldigimizi gorunce benim de aklimdan gecmiyor desem yeniden bir sohbet baslatmak, yalan olur. Internetten sevmek de kolay oluyor tabi. Herkes karizmatiklesiyor nedense. Varlik, history, olmayinca, iletisim toplumdan cikip teke tek'e inince atis serbest oluyor resmen. Yan yana gelince suratiniza patlayacak seyleri iyi tartin diyorum. Benden soylemesi.


Captain Subtext Van Abbe'de

Dunya beni anlasin ust basligi kapsaminda dunya Odtulu olsun, dunya Modern Sabahlar dinlesin gibi kampanyalarima bir yenisini ekliyorum, dunya Coupling izlesin. Insanin kafasi Captain Subtext gibi calismaya baslamayagorsun. Ne zaman eski haline doner bilinmez artik. Bir de bu mod acildiginda ust textle ikna olmama katsayisi yukseldigi gibi subtext uretme katsayisi da artiyor. Beynimin uretme kapasitesi belli, bunlara harcamayi kismak lazim.


St1- Koca bir duvara yapistirilmis pamuk bitkisi koklerinin bir kisminin cim bicme makinasiyla bicilmis olmasiyla sembolize edilen insanin koksuz yasayamayacagi fikrini karsiliginda para kazanarak gozume sokan adam yaptigi seyin sacmaliginin farkinda ve beni (ornek izleyici) kandirdigini mi dusunuyor? Yoksa insan yeterince ugrasinca yaptigi seye inanir mi?


St2- Gozde'nin kutusuna depiklenmek suretiyle yerlestirilen kesme sekerleri cikarmanin zorluguna dair yaptigi gozleminin beynimde modern dunyanin insanlari bir kalibin icine sikistirip cikmasina izin vermedigi dusuncesiyle yankilanmasi; hatta ustune harman cayin guzel olmasini kultur mozaginin topluma kattigi tatla birlestirmis olmam beynimden ne kadar zaman caldi? Boylesine spontan sacmalama modundan nasil cikilir? Yeni acilmis kesme seker kutusu ve mis gibi demlenmekte olan bir caydinlik cay, arkasina bu aciklamalari yazsam, bana para kazandirir mi?


St3- Serdar Ortac'inkiler, Sibel Alas'inkiler dahil, hatta eksi solugu de koy sarki sozu olmasa da, yazilan herseyden kendi hayatina pay cikartip, Bs1'deki sanatcinin kendine inanmasi durumuna dusmek nasil bir sacmaliktir. Madem dusunceksin, niye bagimsiz dusunmuyosun diye sormazlar mi adama.

Huzursuzum

Huzursuzum cunku kendimden memnun degilim, anlam veremedigim seyler var. Memnuniyetsizligim postive feedbackli. Olmak istedigim yerde degilim, o yuzden moralim bozuk. Moralim bozuk o yuzden calisamiyorum. Yapmak istediklerimin listesi uzadikca uzuyor, hicbir sey yapmadan gecirdigim zamanlar cogaldikca cogaliyor. Dolaplarimin ici piril piril, derli toplu, iyi siniflandirilmis. Odam, yatagimin ustu, yerlerim darma dagin. Dilimli ekmekle tost yaparken iki dilim ekmegin simetrik olsun diye peynirleri bir o tarafa bir bu tarafa koyuyorum, ekmek dilimini posetine geri koyarken yonunun alttaki ekmeklerle ayni olmasina dikkat ediyorum. Bu davranislarim Gozde'ye pek garip geliyor. Aklim yapamadiklarimla, alternatiflerle, yanlislarimla dolu, yapmam gereken seyleri es geciyor. Caresizligim, cozumsuzlugum etrafimi da sikiyor. Anlamak cok zor degil, ben bizatihi sevmem hayattan sikayet edenleri. Anlayamamak beni cok yoruyor, sinirlendiriyor. Kendi cozumsuzlugumu kendim yarattigima inanmak istemiyorum ama net bir sebep bulamiyorum. Bu isin icinden cikmam lazim. Bugune kadar nelerin icinden gectim diyorum, icimdeki cark beni bunun icinden de surer. Ama hic bu kadar yumurtanin kapiya dayanip da beynimin durmaya devam ettigi olmamisti. Degisen ne bilemiyorum. Endiseleniyorum. Isin en kotu kismi, haksizim.

Sunday, November 9, 2008

ütülenmiş havlu

Bu geleneği devam ettirebilirsek eğer geleceğe küçük bir taş daha eklemiş olabiliriz belki.. gerekli gereksiz cocugunuz karnım agrıyo derse, bi de ishal olmuşsa, hemen, öğretin, o sıcak havlu ne guzel bişiydir..
Biz bu zevkten yararlandık, gelecek nesillerin de bunu tatmak en buyuk hakları, mahrum bırakmayın..

çay

vazgeçilmez.. eski nsanlar daha bilimselmiş ellam. cayı demleyıp içmek akıllarına gelmiş. ne güzel.. untmayalım unutturmayalım..

sigara

Ne guzel bişi insanı kendine getiriyo, canım. azıcık daha ölüme yaklaşıyosun, bole tokat gibi vuruyo suratına, lan ölcem ben.. herşeyi yeniden tartıp düşünüyosun, üzülmeye değmez yaa yak bir sigara daha. Ne güzel, yokolmanın eşiğinde yaşamak insanı aslında cok sağlıklı yapıyo, hep gerçeği goruyorsun o hep önünde. sigara içkiye de ota da tam zıt bişi. kahve gibi, kahvenin ölümü hatırlatanı.. en güzeli..

Monday, November 3, 2008

Ruya

Garip garip ruyalar gormekten aklimi toparlayamiyorum. Yazayim da bari eglencesi kalsin. Dolma sadece bir baslangicti.

Bu gece (gece mi artik sabah mi ne zmn hatirlaniyosa gorulen ruyalar) ruyamda makinadaki danismanim arayip unideki ders notlarimi sordu. Hatirlayamadim, soyleyemedim. Zaten soylesen de yalan soylerdin dedi. Bu sirada sokakta bir brass bandosu vardi ama aletlerin sesi ureten agizlari mavi plastikti. Bir internet kafeye girdim notlarima bakayim da soyleyeyim diye. Kafeyi isletenler Turktu, bilgisayarimin interneti yoktu. Insanlar cay icip mac seyrediyolardi. Kendimi zor attim disari ve Odtudeydim. Bahar senlikleri vardi. Millet icmis icmis ortaliga isiyodu. 3 kiz yere oturmus, sarhos, bir tanesi oturdugu yerde isedi, "oh merkezi isitma" gibi bir cumle sarfetti, kizlar gulerken arkalarindan birileri onlara yaklasti. Kafalarini cevirdiler okulun muduru ve birkac hoca gelmisti. Mudur kisa boylu, kisacik platin sari sacli, modern, sade, kendinden emin, disiplinli bir kadindi. Kizlar hiii mudur diye tirsarken mudurn yanindaki adamlarda biri kizlarin yanina comeldi. Adamin yuzu David Bowie, saclari Brian Maydi. Gunes gozluklerini cikarip kafasinin tepesine takti. Kollari siyrilmis deri ceketinin icinde acik renk, desenli bir gomlek vardi. Kizlardan biri "aa Stevie Ka" dedi. Altina iseyen, siyah sacli domuz burunlu, bahcivan tulumlu kiz Stevie Ka'nin kim oldugunu tam bilemedi ama Stephen Hawking olabilecegini dusundu, ne de olsa universite ortamnidalardi. Yere comelen adam "Merhaba ben Stevie Wonder, neden boyle yapiyorsunuz" dedi sakin guler yuzlu ve karizmatik bir tavirla. Ve uyandim.

Saturday, November 1, 2008

Ilk inanan sen ol bana

"I feel certain that I am going mad again. I feel we can't go through another of those terrible times. And I shan't recover this time. I begin to hear voices, and I can't concentrate. So I am doing what seems the best thing to do. You have given me the greatest possible happiness. You have been in every way all that anyone could be. I don't think two people could have been happier 'til this terrible disease came. I can't fight any longer. I know that I am spoiling your life, that without me you could work. And you will I know. You see I can't even write this properly. I can't read. What I want to say is I owe all the happiness of my life to you. You have been entirely patient with me and incredibly good. I want to say that — everybody knows it. If anybody could have saved me it would have been you. Everything has gone from me but the certainty of your goodness. I can't go on spoiling your life any longer. I don't think two people could have been happier than we have been. V."

Virginia Woolf aktif, kararli ve yavas bir intihari icra etmeden once kocasina birakmis bu notu. Yazarken ne kadar kendiydi, ne kadar bir roman kahramaniydi bilinmez. Ama boyle sevdiyse, boyle anlasildiysa, bu kadar inandiysa, kocasiyla yasadigi acik iliskiden cikarilmasi gereken dersler oldugunu dusunuyorum. Henuz ne cikaracagimi ben de bilmiyorum. Ama inanilmanin verdigi huzuru biliyorum. Inanmanin verdigi bagi da. Iki kisi olmanin guzelliklerinden biri diye dusunuyorum.

Diday diday day.

hikaye

Hayatımı anlatsam roman olur mu ki acaba? Anlatmayı becerebilsem olurdu herhalde, anlatmayı becerebilse herkesin hayatı roman olur aslında. Irmağın anlattıgı lafın hikayesinin kahramanı ben o lafı aslında o kadar da düşünerek söylememiştim ama aynen hissettim, işte bu hatun da hislerime tercuman olup duruyo canım..

Hikaye aslında klasik lise aşkı, ama o sıra ben biraz uçmuş olduğumdan (tanrıya takmıştım biraz) su anda anlayamıyor olduğum işler yapıyordum. İşte bu aşık oldugum oğlanla, okuldan kaçıp kaçıp bi tane elektrikçinin dükkanının arkası olan ev de denemeyecek iki göz bir yerde (elektrikçi amcam da aynı ortamda) sabahlayıp uyuklayıp içip saz çalıp muhabbet ediyoduk, ki o sıra bu oğlana onu sevdiğimi de itiraf etmemiştim. Zaten o zamana kadar hayatımda kimseye onu sevdiğimi itiraf etmemiştim. Neyse gel gör cocukla içtiğimiz su ayrı gitmiyordu, her gün beraber oturup sigara tellendirip, okuldan kaçıp, elektrikçide bulamazsak sokakta boş evlerin balkonlarında, olmadı apartman köşelerinde yurttan aşırdığımız battaniyelere sarınıp uyur uyanır konusur sigara içer dünyadan uzaklaşıp, guneşe yaklaşırdık. Bu olay bi anda bıçak gibi kesildi... Ne oldugunu anlayamayan zavallı ben, aynı zamanlarda cocuğa deli gibi aşık oldugumu da farketmiş durumdaydım, caresizce ne oldugunu anlamaya çalısıyordum, neden bilmiyorum bir sure oyle denk geldiğini düşündüm ha yarın gelir, bir dahaki teneffüs gelir.. tık yok, sonra baktım bu adam ciddi ciddi gelmiyo, ben gittim, dedim ne oldu, o da yok bişi ne olsun, niye ? dedi, he ben de ne bilim bi sanki yani gelmiyosun da artık sigara içmek için falan, o da yok canım geliyorum yok ole bişi dedi, ben de inandim. Gunler gecti bu yine yok.. sonra artık dayanamadım, bi konuşsak dedim, tamam dedi gittik oturduk okulun bi köşesine, dedim ben seninle ilgili sorumluluk almak istiyorum, dedi hah oyle desene.. bole bişiydi sonrası daha uzun hikaye aslında.. ama işte kaos herşey, sana haksızca geliyo, bir anlamı varmış ki soylemişim, kendime göre vardi, senin dışındakiler sadece obje zaten, haketmek diye bir şey söz konusu değil..

Friday, October 31, 2008

Zeytinyagli etli lahana dolmasi

Ruyamda gordum. Bizim evde zeytinyagi sicak yemekte kullanilmaz aslinda. Lahana dolmasini da son iki senede yalnizca bir kere yedim. Sevmedigimden degil, yapmasi, bulmasi zor oldugundan. Bizim evin dolmalari kirmizi olmaz. Yesil olur. Iclerine salca basilmaz. Ama ruyamda gorduklerim turuncuydu. Kiymasi, Adana yemeklerini aratmayacak gibi, iyice kavrulmustu, icinde sogani, sarmisagi ve bol baharati vardi. Zeytinyagli ve salcaliydi. Tadi da cok guzeldi. Denesem ruyamdaki gibi olur mu acaba?

Seninle ilgili sorumluluk almak istiyorum

Basliktaki soz Gozde'ye ait. Isterse hikayesini de anlatair bu cumleyi sarfetmesinin. Kendi bilecegi is. Soylenen kisiye bu kadar anlam ifade etti mi bilmiyorum ama benim icin cok boyutta anlamli ve cok guzel bir soz. Sorumluluk kavrami beni inanilmaz dusunduren bir kavram bu aralar. Her tasin altindan cikiyor. Kafamda evirip cevirdigim insan iliskileri, arkadaslik, sevgi, ask, her turlu iliski gelip bu kavrama takiliyor. Dengeleri tam kuramiyorum, sorunlara dogru bir yanitim, bir cozumum yok. Madde madde dusunduklerim bunlar.

1- Begenildigini/sevildigini bilmenin sorumlulugu. Bunu bildikten sonra seven insana hoyratca davranmak sansi kalmiyor. Hayal kirikligina ugratmanin, kirmanin mumkun oldugunu bilince, bunu goz ardi ederek davranmak mumkun olmuyor, olmamali en azindan. Bu sorumluluk insanin kendi secimiyle degil, karsisindaki insanin secimiyle gelen bir sey. O yuzden sevilene yuk olma olasiligi var, duygular yeterince karsilikli degilse. Durumu tersine cevirdigimizde ise, birine yuk olmamak, begeni/sevgi bildirmeme tercihinin sebebi. Bu nedenlerle, beni sevdigini soyle demek "seninle ilgili sorumluluk almak istiyorum".

2- Birini sevdigini/begendigini bildirmenin sorumlulugu. Birini sevdiginizi soylediginiz zaman, buyuk ihtimalle o kisinin ilk savunma kalkaninin icine girmis oluyosunuz. Sevilen kisi sizinle daha cok sey paylasiyor, size daha cok anahtar veriyor. Zaten sevdiginizi karsi tarafa iletmenizin amaci bu anahtarlara ulasabilmek. Birinin size guvenmesini sagladiktan sonra, onun canini acitmamak yine bir sorumluluk. Bu nedenle seni seviyorum demek "seninle ilgili sorumluluk almak istiyorum".

Sorumluluktan kastim bir yuk, sevimsiz bir ugras/is degil. Sorumluluktan kastim "aaa dusunmemistim"in artik bir bahane olamayacagi durum. Bir farkindalik durumu yani. Verilen sozun tutulmaya calisilmasi, bir ozen. Karsi tarafi kirmanin sizi de kiracagi hal. Kotu bir sey degil sorumluluk, ama riskli. Bu riski goze almaya deger kilan sey ise sevilen/begenilen kisiyle paylasilanlarin cogalmasi. Bu yuzden cok saklamamak gerekiyor biriyle ilgili iyi dusunceleri. Bir yandan da tutarsiz, dengesizseniz ya da karsi tarafla bir denge icinde olabilececginize dair verileriniz yoksa atese atmak da atlamak anlamsiz. Dinamik bir denge saglanmali arada. Verileri okumakta ve degerlendirmekte, kendinizi dinlemekte ustalasmak gerekiyor.

Bu sebeplerden kati kurallar(im) bircok yerde oldugu gibi burda da ise yaramiyor. Insanlara oyle davranilmaz boyle davranilir diyemiyorum, desem de vakti gelince kendimle celisiyorum. Bir yandan da baskalarini parmaklarinda oynatan insanlara inanilmaz sinirleniyorum. Ruyalarima giriyolar, elim kolum baglaniyor, caresizlesiyorum. Belki yapilabilecek en iyi sey ufak perturbasyonlarin sonuclarina bakip, sonuc hatali oluyorsa baska bir yol denemek. Bir nevi system identification. Bu yontemi uygulamaya koyabilmek icin hatalari affedebilmek gerekiyor, dusunduklerini soyleyebilmek, insanlari silmemek, kati, kuralci olmamak. Sadece iyi niyetli olmaya calismak. Zor yani. Hem kendimden hem karsimdaki insanlardan bunu beklemek zor. O yuzden, bastan da soyledigim gibi, cozumum yok. Sadece hayata ve insanlara karsi iyi niyetini kaybetmeyenlere duydugum hayranlik var.

Sekkiz.

Monday, October 20, 2008

Ego

Bokumla kavga ediyorum biliyorum ama farkettim ki sevmedigim yonlerimi saklamaya calismak olmadigini iddia ettigim egomun varliginin kaniti. Su satirlari okuyacak uc besinin farkinda olarak buraya yazdigim, begenip publish post tusuna bastigim birseyi sonradan silmek, hata yaptigini kabul etmemek, en genis anlaminda. Belki bir kismi sadece icimden atmis olmak icin, bir kismi tartismaya acilsin diye, bir kismi yargi, bir kismi ileti ama en onemlisi hepsi birileri beni tanisin diye. Ne kadar sevmesem, bile bile yanlis anlatmaya hakkim yok, daha dogrusu amacladigim sey bu degil. Iste buyrun o zaman:

Pink, of you i think
Takdir edilmeyi bekleyip takdir etmemek, sevildigini duymayi bekleyip sevdigini soylememek nasil bir celiski, bencillik, iki yuzluluk? Sevildigini acik ve net duymadan varsaymayan, bazen duysa da inanmayan, inansa da cabucak bu sozun gecerliligini yitirdigini dusunen ben degil miyim?Begenimi bildiremememin bircok sebebi var. Bu sebepleri tek tek yazacagim ki yaptigim sey bencillikse, iki yuzlulukse kendimi degistirmeye calisayim. Yok sadece hayatta sectigim ve acik bir yanlisi olmayan bir yolsa aynen devam edeyim.1-Begenmenin sorumlulugu: Birini toptan begenmek buyuk bir sorumluluk degil mi? Yaptigi herseyi dogru, yerinde bulmak, takdir etmek. Boyle biri olabilir mi? Cozumu sadece begendigim seyi ovmek olabilir. Bunu uc asagi bes yukari yapiyorum zaten.2-Birilerini sevmek: Bircok insani seviyorum. Hani birinden bahsederken aslinda iyi cocuk, ici iyi gibi laflar edilir ya. Evet, iyiler gercekten. Ben de severim hepsini. Sebepsiz yere severim. Sadece tanistigim icin severim. Bu gruptakilerin zaten sevildiklerini duymaya cok ihtiyaclari oldugunu sanmiyorum.3-Birini sevmek: Konuyla ilgili deneyimim bir kisiye yonelik. Sevgilime, sevgilim oldugu zamanlarda, hatta beni terk ettiginde bile, acik ve sik onu sevdigimi soyluyordum. Burda da bir sorun yok demekki.Sorun nerde peki? Kimlere onlari sevdigimi soylemekte zorlaniyorum? Neden zorlaniyorum? Anneme bunu neden soyleyemiyorum mesela? Seviyorum halbuki. Elestirdigim yonleri var, o ayri. Hele bir de soyle deyince. Hadi Irmak, bir annecim seni seviyorum de. O nasil bir sikintidir, nasil bir iskencedir. Cok sevdigim arkadaslarima sonra. Durup dururken aska gelip, 'seni seviyorum xx!' demekten de bahsetmiyorum. Kucuk iltifatlar, tesekkurler, sevgi belirten sifatlar yeterli olur ama gorunen o ki ben bunu bile esirgiyorum o uc bes insandan. Ya da soylemek icin kendimi zorlamam gerekiyor, nefesimi tutmam, send tusuna basmak icin kendi kendime meydan okumam. Peki neden?1-Reddedilmek korkusu: Annemin sevgimi reddedecek hali yok. Cekip giden sevgilisinin eldeki reddinden korkmayan ben neden beni sevdiklerini tahmin ettigim arkadaslarimdan cekineyim? Ote yandan belki arkadas durumunda... bilemedim.2-Soyledigin lafin sonsuza kadar arkasinda durmak gerekliligini hissetmek: Sanirim bu sebeplerden biri. En azindan sevgi ve begenimden emin olmadan soyleyememenin sebebi.3-The l word: Amerikan filmlerindeki Amerikalilarin hic hoslanmadigim bir diger kavrami. Birine onu sevdigini soyleyince ona karsi korumasiz kalcagini dusundugun icin hic soylememeyi secmek. Bunu yapiyorsam eger, sebep buysa, tuh bana. Korkarim yaptigim bu. Aman Allahim!!! Gak, gak, gaaaaak.4-Yanlis anlasilmak: Karsi cinse sevgi, ilgi belirtmek ince is. Oyle karsi cinsler var ki karsi mi hem mi unut gitsin. Onlarla olunca herkes cinsiyetsiz. Ama herkesle oyle olmuyor iste. Ya sana bir zamanlar birseyler hissetmis, ya da senin hissettigin, insanlarin hakkinizda atip tuttugu, bir sekilde aklina onun karsi cins oldugunun kazindigi insanlar var. Oyle ki bir yandan sevgili olmak dusuncesinin icini disina cikardigi ama bir yandan da neden hayatinizin hicbir doneminde sevgili olmadiginizi dusundugun insanlar. Simdi bu insanlara nasil sevgi belirtilir? Aklindan bu kadar cok sey gecip de hicbirini tartisamazken, sevgi kavraminin icine neleri koydugunu kendin bile bilmyorken sevgi ima eden sozler nasil cikar agizdan? Benim durumumda cikmaz. Bu insanlar itinayla elestirilir, yerilir, sevmiyorum seni mesaji benimsetilir. Bir kismiyla iletisim kesilir, emek verilmis arkadaslik, donemin anilariyla birlikte kaybolur gider. Baska bir cozumu olmali bu durumun. Buyumek gibi, diyet yapmak degil saglikli beslenmeyi ogrenmek gibi. Karsi cinsle arkadas olabilmeyi ogrenmek yani. Baska duygularin varligini reddetmek yerine, bu duygulari benimseyip aranizda bir kadin-erkek iliskisi olmayacagini kabullenmek mesela. Dozunu kacirmadan sevgi alip sevgi vermek. Somurmemek. Ki en zoru bu heralde hayatta, herhangi birsey icin. Somurmemek. Gunu somurmemek, geceyi somurmemek, lezzetleri, sarkilari somurmemek. Uykudan bayilcak hale gelmeden yataga girebilmek de bu kapsamda incelenebilir.Bununla birlikte arada sirada bir dile ait deyim-soyleyis baska bir dile nasil cevirilir diye dusunurum, bazen gereklilikten (msn'de top resminin yanina yazdigim hop hop Irmak'i Hollandali birine cevirmek) bazen geyikten. Gecenlerde aklima gelen soyleyislerden biri pembe, gonlum sende idi. Ilk ceviren ben miyim bu sozu bilemem ama sonuc hosuma gitti.

Yesil
Benim gibisini bulamazsin demistim. Bulamazsin. Cok farkliyim ben. En az herkesin herkesten oldugu kadar, belki biraz daha fazla farkli. Sarisinim, muhendisim, makina muhendisiyim ve hep oyle olmak istedigim icin oyleyim. Yumurtayi kirmadan once kabugunu yikarim ben. Onca zaman ictenlikten uzak komplimanlar degildiyse soylediklerin, guzelim. Daha iyisini hayal edemeyecegin kadar guzelim. Tutarliyim, dusunmeyi severim. Kafam muhendis gibi calisir ve bu acidan iyi calisir, bilirsin. Bej-bordo Lowa botlarim var, yaz kis giyebilirim, bir de beyaz-laci ponton deri Converse spor ayakkabilarim. Ponton'un sevimlilik ve yuvarlak hatlilik anlatan bir yansima sozu olmasinin yaninda Mercedes'in bir modeli oldugunu bilirim. Cok iyi araba kullanirim. Allah'a inanmam, olasiliga ve dolayisiyla entropiye inanirim. Benim gibisini bulamazsin, bulma da zaten. Bulmana gerek yok. Benden daha uzun, daha zayif, daha az inatci, daha mutlu, daha cok yasama istegiyle dolup tasan, daha evcimen, daha hanim hanimcik, daha az muhendis, daha az dusunup daha cok is yapan birni bul. Yeni bulcagin insan benden kotu olacagindan degil, benden farkli olacagindan, sana daha uygun olacigindan bul benden farkli birini. Bul ki benim de senin gibi birini bulmam gerekmedigine dair elimde bir kanit daha olsun. Olsun ki takilip kalmayayim artik. Uzuluyorum cunku.

Sunday, October 19, 2008

geçmiş ve gelecek

Nerdeyiz, ne yaptık ve ne yapıyoruz? Hayatın bütününde bir anlam aramaya kalkıştığında, işte şu aşağıladığımız sahiplenmelerden başka anlamlı ne bulunabilir diye soruyorum ve hep bundan başka birşey arıyorum. Hayat ille de anlamlı mı olması gerekiyor? benim yaşamımın sokaktaki evsiz bir ayyaşın yaşamından farkı ne? Şu yaşamak dediğimiz zımbırtıyı anladığımı, onu yorumladığımı, karmaşık sorunlarla uğraşıp karmaşık kararlar aldığımı, aşık olup da felsefenin dibine düştüğümü, herşeyi genelleyip insan denen varlığı çözdüğümü, bir insanın nasıl yaşaması gerektiği konusunda şimdiye kadar öğrendiğim tüm bilimsel kültürel sosyal ıvır zıvırla muhteşem yorumlar yapabildiğimi, en azından bu kadar yoğun ve yorgun olmasam yapabileceğimi zannediyorum. Aslında bir bok bildiğim yok işte... dönüp aranıp yine o ilkel idime dönüyorum. Çocukları gorunce bi acayip oluyorum, kendime acıklayamıyorum, beni belki de hiç zannettiğim kadar sevmemiş olan adamlarla yaşadığım ilişkileri ah evrenin en derin, en büyülü, en bunalım, en hastalıklı, en takıntılı, en anlaşılmaz paylaşımlarıydı diye yüceltip yüceltip duruyorum. Aslında bi bok yok işte, kendini kendinden cıkardığında her zaman sıfırsın, ve başkalarını kendinden cıkarmaya calışmak da en büyük kandırmaca.

Yaşadiğin yaşamın nıtelıklı olup olmamasını geçip de, nasıl nitelikli hale getirebiliriz, nitelikli bir hayat nasıl olmalı sorusuna cevap aramaya da çalışıyorum. ılk aklıma meslek geldi. Insanların mesleği olmalı mı? meslek denılen seyın temelınde cidden toplumdakı gorev gıbı seyler mı yatıyor yoksa sadece para kazanmak mı? Geçinmekten paranın mına koymaya kadar gıden bır aralıkta ben nerdeyim? Yaptığın mesleğin fiyatı neye göre belirleniyor? Topluma kattığı değere göre olmadığı kesin. Bunu bilmiyorum. mesleğini sevmek neye gore belirleniyor? yaptıgın işe gore aldiğin paranın seni tatmin etmesi mi? yoksa, yaptıgın seyin bir yerlerde bir işe yaradıgını gorebilmek mi?
ıkıncısı aile. herkes aileye ihtiyac duyuyor mu? ben hep hayatında hiç evlenmemiş insanların biraz anormal oldugunu düşünürdüm, topluma ait değillermiş gibi. gel gör, ben de su anda o ınsanlara benzemeye baslıyorum, anormalleşiyorum, sacma bir insan kıvamına geliyorum. 5-10 sene once nasıl bir adamla evleneceğim konusunda hep bi hayalim vardı, kesin birileriyle evlenecektim, bır nişan bohçam olacaktı, ilk dantelli geceliğim, bir bond cantası ıcınde en son moda cılgın catal bıcak takımlarım, annemın ordugu havlu kenarı, banyo lifi, sabun kesesi, pamuk kutusu takımı... say say bitmez. ole klasık bir evliliğim ve uc bes sene sonra da bir iki cocugum olacagını zannedıyordum. cocuguma mektup yazıyodum 16 yasındaydım..

şimdi 25 yasındayım ve ne topluma bısı kazandıran ne de maasının benı tatmın ettıgı bır işim var, ne ailem ne kocam ne cocugum var. hayatın anlamı nerde baslıyor nerde bitiyor? Hıc bılmıyorum. Mutlu muyum? aslında mutluyum, cnku herkes gibi gunun getirdiği anlamsız sorunları cozerek zaman geçiriyorum, aynı bır cocugun annesı gıbı, bankada calısan bır memur gibi, sokaktakı evsız ayyaş gibi. kim daha cok mutlu ? evet bunu da bilmiyorum..

Saturday, October 18, 2008

Unutmak

Bir suredir unutmaktan sikayetciyim. Anilarimi, eski dusuncelerimi, eski bilgilerimi, vardigim sonuclari unutuyorum ve bu beni cok rahatsiz ediyor. Eski gunluklerimi duzenli bir sekilde yok ettigim icin ulasamiyorum unuttuklarima. Bazen unuttugum seyleri, onceden paylasmis oldugum insanlarin hafizalrindan toplamaya calisiyorum ama pek verim alabildigim soylenemez. Bu yuzden yeniden basladim yazmaya. Yine bir gunluk aldim, google documentsta gunluk diye bir klasor actim ve de bu blogda yazilar yazmaya basladim. Ayrica msn'in history kaydetmece secenegini actim. Ve farkettim ki tarih tekerrurden ibaretmis. Yazdiklarimin sonu yine yok edilmekmis. Unutmak kendime katlanmak icin sectigim bir yolmus. Sanirim Nilgun Marmara soylemis, kaydetmek hem sevincli hem aciymis. Unutmayinca utaniyormusum. Kendimi sevmiyormusum. Bu yuzdenmis.

Saturday, October 11, 2008

ya disindasindir cemberin ya da...

Amenable kelimesi fransizca mener ya da amener kokunden gelmekte ve amener kelimesi to lead, to drive anlamina geliyor. amenable de bu yuzden able to be led anlaminda, yani gudulebilir, amin diyen insanlar da tanri tarafindan gudulmeyi kabul etmis insanlar, istedikleri seyin tanri izin vermedigi surece olmayacagini kabul etmisler. Black sheep ise distinguished anlamina geliyo, digerlerinden farkli, eskiden distinguished sir diye baslanma olayi varmis mesela mektuplarda, ama iyi anlami zamanla yokolmus, simdi distinguished kelimesinin kotu bir anlami var, topluma uymayan, strange ve yanlis. dinleri insan gutmek icin yaratanlar bizi bu carktan cikarmamaya ugrasiyorlar, ortacagdan daha vahim bir durumdayiz , farkinda misiniz? Ve bu yuzden bu ortama uyamadigi icin kendini hep ezilmis hisseden karakoyunlarin gercegi farkedip buna karsi gelmeleri gerekiyor.

Thursday, October 9, 2008

Empati - Adam Fawer

ya bu arada empati denen kitabı bir yerlerden edinin okuyun, ya evet dümdüz hollywood filmi gibi ama hoşumuza gidenleri var lütfen kabul edelim..

Wednesday, October 8, 2008

Sahiplenme konusundaki düşüncelere 100% katılmakla beraber, gıcık olma konusundaki yorumuna cok katılmadım. Neden? Çunku herkesin kendine ait bir mutlu olma ya da kendini yüceltme, ya da kendini zengin hissetme yontemi var. Bunu da çevresindeki somut varlıkları benimseyerek kendinden sayarak bir çeşit kendi küçük krallıklarını kuran ve belki de sadece bu sekilde mutlu olmayı öğrenmiş ve sadece bunu yapabilen insanlar var. Bir de kendimi de dahil edebileceğim bir tür insan grubu olan aslında yalnız, ama hayatı boyunca cevresindeki insan, esya ve ortamla paylaşmış oldugu şeylere (hatırlayabildiği kadar) vefa göstermek adını verdiğim bir çeşit sahiplenme denemeyecek ama işte belki organik bağ denebilecek bir duygu besleyen alçakgönüllüler ya da boşvermişler var. Ama bu iki grubun karşılaştırılabimesi imkansiz çünkü bu tür insanlara toplumun her tür kesiminde rastlanıyor. Eğitim seviyesi, ekonomik şartlar, kültürel yapı.. hey bre, cık, cözümü yok, istatistiki sonuçlar cıkartmaya cok uğraştım.

Ama ne var, zamanında bir şekilde organik bağ kurduğun şeylerle tekrar iletişime geçtiğin anda da mutlu oluyosun işte, bu cok da önüne geçilebilecek birşey değil. Ama ne var ki, senin organik bağ kurup da sahiplenmediğin şeyleri, başkaları hiç de senin kadar emek vermemişken ve gerçekte ne bok oldugundan bile haberi yokken senden cok sahiplenmesi... evet canını yakıyo, ama ne diyoruz, sen biliyon ya, yeter..

Guzellik


izlemek icin:
http://dl.getdropbox.com/u/211273/queen/MVI_2914.AVI
http://dl.getdropbox.com/u/211273/queen/MVI_2916.AVI
http://dl.getdropbox.com/u/211273/queen/MVI_2918.AVI



Saturday, October 4, 2008

Bir cagin sonu

Baktik ki bu blog macerasi herkesin atildigi bir macera, ortamda okunamayacak kadar cok yazi var, biz susalim dedik. Gerci belki yine dayanamaz birseyler yazariz, blog o yuzden oldugu gibi duracak ama, bizden hayatin anlamini, Turkiye'yi kurtaracak careyi, basarili sosyal yaratiklar oldugumuza dair kanit niteliginde fotografli ani yazilari beklemeyin anacim. Cok uzulmeyin sevgili sadik okurlar!(???)

Sadece googleda arandiginda varolduguna dair kanit olsun diye bir iki kavram eklemek istiyorum guzide yazimin altina: (varolusun sanal ortama dusmesiyle ilgili kastirmayin beni)
-Okuzun koku. Cumle icinde: yok artik, okuzun koku! (sahiplenmeyeyim ama sanirim sahsimin bulusudur)
-Icine Levent Kirca kacmak (ki bir Ege Kayacan bulusudur)
-Aklima gelmisken gaylik kurumuyla mor renk arasindaki baglantiyla ilgili cevremdeki ilk espri de bana aittir kanimca. Yillar sonra donup dolasip baska birinden duydugumda acaba ben yaymis olabilir miyim diye dusunmustum.

Kavramlari sahiplenmek ustune de bir kucuk savunma yazisi. Iyi ki kapatacaktik di mi blogu. Soyle diyelim sagda solda duyurmayacagiz. E niye ortak alanda madem? Niye yazilar sadik okuyucuya hitaben? Demek umut baki. Bir de kendi kendine calip oynamak sikici be ablam. (Hayir Turkce klavyem yok.)

Aslinda konu genel. Ama iletisim kolayligi acisindan ornek uzerinden ilerleyelim. Ornegimiz de Modern Sabahlari sahiplenmek olsun. Bilmeyenler icin Modern Sabahlar radyo odtunun hafta ici sabah programi. Ben lise 1den mi yalan olmasin 2den mi beri dinlerim. Ankara'dayken sabah sayelerinde uyanirdim. Artik uyanamiyorum zaten. Sonra odtulu oldum, bu adamlarla yillarca ayni mahallede bulundum. Uclu amfide sohbetlerine katildim program ekibinin. Medeni cesaret ve sahiplenme duygusu eksikligi nedeniyle ben soramasamda, Senol tiplemesini kimin yaptigina dair gelen soruyu yuksek sesle ve cesitli bas haraketleriyle onayladim. Ege kizdi bu soruya ve grupca Fahir diye yanitlayip bizi yemeye calistilar, o ayri. Sonra universite son sinif dolaylari, ilgili insanla karsilikli yazisma donemlerimizde, program araciligiyla, birbirmize caktirmadan (ki ayni arabanin icindeydik bu sirada) Ankara'ya duyurduk biz seviyoruz birbirimizi diye, bir ozel gosterim bileti kazancaz diye. O haftanin geri kalani her sabah programi arayip turlu cesit maymunluk yapmamiz da cabasi.

Bu kadar sizi ilgilendirmeyen ani anlatmamin bir sebebi var evet. Ama paragrafi atladiysaniz ozeti benim bu programla bir gecmisim var. Daha suslu, rukus, yasca buyuk cumleler sevenler icin, benim bu programla tek yonlu de olsa organik bir bagim var. (kullanmak icin yer aradigim bir diger kelime..)

Ben sahiplenme yanlisi biri degilim. Modern sabahlari da sahiplenmem. Eksikligini de hissetmem. Sevgilimi de sahiplenmem, okulumu da bolumumu de. Annemi, babami, kardesimi sahiplenirim. (yadsinamaz kan bagi) Fikirlerimi de sahiplenmem. Esyalarimi da sahiplenmemeye calisiyorum. Ulkeleri, milliyetleri, kimlikleri, arkadaslari da sahiplenmem. Ama benim sahiplenmediklerimi birileri sahipleniyor. Buna da engel olmam, olamam ama gicik olurum. Gicik ola ola da gicik bir insan olurum, ki oldum da. Ama gicikligimin sebeplerini biraz anlatabildiysem belki icim rahat olur.

Sekkiz.

Thursday, October 2, 2008

Belki de cok buyuk birşey değildir

Yaşlanmak acaba artık birşeyler hissetmek için yavaş yavaş daha cok şeye ihtiyacın olmaya başlaması mıdır?

Ağlak bir müzik olmadan ağlayamamak, hiç birşeyi bole icten bir kahkaha atacak kadar komik bulamamak, adam gibi sinirlenemeyip adam gibi sevinememek...

Belki de artık yaşlanıyo olduğumuzu içimize sindirip zevk almaya başladığımız başka şeyler olduğunu farketmemiz gerekiyo. Eskiden yaptığımız şeylerden artık zevk almıyo olduğumuzu görmek, bunalıma girdiğimizi göstermez, sadece yaşlandık o kadar..

Biraz daha fazla konfor, biraz daha fazla sükunet, biraz daha fazla cay, biraz daha fazla sigara...
Eh, hayat tabi ki daha zor, farketmedim belki ama artık cocuk ben cok uzaklarda kaldı, niye hala dun gibi hatırlıyorum? Çok cabuk bitti. Ve artık büyük adam işleri ile uğraşıyorum, koca adamların dünyasında onlarla savaşıyorum, ve zor, ve daha cok cay ve sigaraya ihtiyaç duyuyorum. Aslında büyümek (aslında yaşlanmak) pek bana göre değilmiş ya. Sorumluluk kocaman bir canavar, beni hırpalıyor.

Artık birileri beni teletubbylerdeki lala'ya benzetince seviniyorum. Aha, ne güzel hala cocuk gibiyim. Keşke, hocam da bana aa ne güzel lala gibi olmuşsun, gel bugun oyun hamurlarıyla moleküller yapalım, kimya ne demektir en baştan başlayalım dese. Hatta onu bile demese, hadi git parkta oyna dese.

Ya bir insan hayatı boyunca 24 saat cocuk gibi yaşayamaz mı? Yok mu böyle bi hakkı? Devlet bence bakımını üstlenmeli cocuk olarak yaşamaya karar veren insanların. Evet, cok mantıklı..

Sunday, September 28, 2008

Saturday, September 27, 2008

Blogda diyalog

Evet Gozdecim. Blogu halka acmamizdaki amac kendi capimizda unu yakalama olasiligi. Yoksa huper geyikle huper ciddi olmak arasinda gezinen ev muhabbetimizi niye elaleme yayalim, yayinlayalim. Biri bizi de dinlesin istermisiz gizliden de farkinda degilmisiz demekki.

bu da yabancı arkadaşlarımız için gelsin..

if we fill a jar with all the things that we lived until now, and if the shape of the jar is a heart, will all those things that we lived take the shape of the jar? maybe, but definitely when we die...

binaenaleyh

açılış cumlesı nıye yazıyoruz millet okuycak diye mi.. hatta dusundum kı belkı de bızım aramızdakı muhabbet ole ozgun ki belki dunyaca cılgın unlu bır ıkılı haline gelcez.. evet ırmak sen bu sansi ayaklarımın onune serıyorsun, sag ol var ol..

Yeni bir cagin baslangici

Irmak'in calismasi gerken bir sinavi oldugu icin, Gozde de evde yatip yuvarlanan bir ev kusu oldugu icin cickelisi de var cagi baslamistir. Fikir babalarina da ayrica tesekkur ederiz...